Hicâbî Abdülbâkî Efendi, 18. yüzyılın ikinci yarısında, Kırım Bahçesaray’da dünyaya gelmiştir (Olcay, 2002: 52).1 Dedesi Ebu’s-Suud Efendi’ye2 ait “İbahatü’d-Duhân”3 adlı eserin sonunda, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin, Dede Cengi4 torunlarından olduğunun kaydedildiği rivayet edilmektedir (Bursalı, 1972: 305). Aile
efradı ile ilgili de yeterli bilgi mevcut değildir. Yalnız, türbesindeki dördüncü sandukadan, es-Seyyid Müderris Hafız Mehmed Efendi adında bir oğlu, ikinci sandukadan, İsmail İzzettin Efendi isminde bir de torunu olduğunu anlıyoruz. İbrahim
Zühdî Efendi de damadı olduğundan dolayı bir de kızının olduğu bilinmektedir. 1774
yılında, Kırım’ın Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine Amasya’ya göçmüştür
(Bursalı, 1916: 7).

Zahirî ilimlerdeki eğitimini Amasya’da Ürgüplü Ahmet Efendi’den almıştır.
Burada, Ahmet Efendi’den, “Sahîh-i Buhârî”den, “Beydavî Tefsiri”nden; TaşköpriZâde’nin “Şerh-i Fevâid-i Gıyasiye”, “Dürer” ve “Mutavvel” gibi eserlerden dersler
okumuştur (Âkif-Zâde, 1998: 26-41). Zahirî ilimlerden icazetini alan Gül Baba, ardından, Nakşibendiyye’nin Müceddidî koluna mensup olan Turhallı Şeyh Mustafa’ya intisap ederek manevi eğitimini de bu şekilde tamamlamıştır (Muslu, 2004:
232-240). Bu açıdan, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin Nakşibendiyye’den Müceddidî
mensubu olduğunda kuşku yoktur. Kendisi eserlerinde bunu dile getirmemiş de olsa,
şeyhinden dolayı bu bilgi elimizde bulunmaktadır (Yıldız, 2006: 13). Bundan sonraki hayatında Gül Baba, Amasya’nın Ziyaret Kasabası’na yerleşmiş ve burada irşâd
faaliyetlerini sürdürmüştür.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi h.1238/ m.1822 tarihinde Ziyaret Kasabası’nda vefat etmiştir (Bursalı, 1916: 7). Vefat tarihi ile ilgili Osman Fevzi Olcay’a ait bir başka
rivayet ise 1815-16 (h.1231) yıllarını göstermektedir (Olcay, 2002: 53). Genel kanaat ise vefatının 1822 yılında olduğu yönündedir. Gül Baba, tamirinde ön ayak olduğu Hicâbî Baba Camiine bitişik bulunan türbeye defnolunmuştur.
3. Eserleri
Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin elimizde dört adet eseri bulunmaktadır. Bu
eserlerin tanıtımlarına geçmeden önce, müellifin elimizde olmayan fakat kaynaklarda zikredilen eserlerine değinelim.
Bursalı Mehmed Tahir, Hicâbî Abdülbâkî’ye ait sekiz eserden bahsetmektedir. Bu sekiz eserden sadece “el-Ebkiretü’l-Mu’telife fî- Şerh-i Emsileti’l-Muhtelife” adlı eser şu an mevcut bulunmaktadır. Diğerleri ile ilgili bir malumatımız bulunmamaktadır. Fakat Bursalı’nın bu kalan yedi eserle ilgili “Âsârı gayr-ı matbû”
ifadesi bize bazı ipuçları vermektedir. Hicâbî’nin elde bulunmayan eserlerinin, basılmadığı bilgisi göz önüne alınacak olursa, kaybolmuş olma ihtimali kuvvetlenmektedir. Bursalı’nın, müellife ait olduğunu bildirdiği eserlerin isimleri şunlardır:

1- el-Ebkiretü’l-Mu’telife fî- Şerh-i Emsileti’l-Muhtelife
2- Bâde-i Kevser
3- Hediye-i Hilâl
4- Înâs ve’l-İstînâs
5- Nükât-ı Tevhidiyye
6- Bâde-i Fakr ve Fena
7- Îkazü’n- Nâ’im
8- Ta’rîfü’l İnsan (Bursalı, 1972: 299).
Bu bilgiler çerçevesinde, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’ye ait olduğu kesin olan
fakat Bursalı’nın zikretmediği eserlerin tanıtımlarını yapmaya çalışacağız.
3.a. Risâle-i Zübdeti’l-İslâm
Eserin ismi5 risâlenin baş tarafından alınmıştır. Aynı zamanda bu risâlede,
Hicâbî Abdülbâkî isminin geçtiği tek yer de burasıdır (Hicâbî, yz. 4: vr. 2a). Hicâbî
Abdülbâkî Efendi bu eserinde, ağırlıklı olarak imân konusuna değinmiştir. İmânın
şartları, imânın çeşitleri, imânın muhafazası gibi konuları ele almıştır. Eserin giriş
kısmı diyebileceğimiz ilk kısımlarında, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” itikadını bilip bu
inanç üzerine olmanın gereğine işaret etmiştir (Hicâbî, yz. 4: vr. 3a). Daha sonra
imân ile ilgili malumata yer vermiştir. Akabinde, ibadetler ile ilgili bilgilere değinmiştir.
– Eserin bulunduğu yer: Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi
– Dili: Türkçe (Osmanlıca)
– Kayıt no: 19 Hk – 886/2
– Müstensih: Yok
– İstinsah tarihi: Yok
– İstinsah yeri: Yok
– Cilt: Sırtı siyah meşin üzeri ebru kâğıt kaplı mukavva cilt
– Kâğıt: Suyolu filigranlı

Yazı: Nesih
– Varak sayısı: 35 varak
– Ölçüleri: 160×110 / 110×70 mm
– Satır sayısı: 13
3.b. Risâle-i Hicâbî
Eserin ve müellifin ismi, risâlenin baş tarafında geçmektedir. Bunun dışında,
eser içinde, müellifin ismi geçmemektedir. Hicâbî Abdülbâkî Efendi bu eserinde,
Allah’ın fail-i mutlak oluşu konusunu işlemiştir. Zübdeti’l-İslâm’a nazaran, bu
eserde daha ağır ve daha girift bir dil kullanmıştır. Eserin genelinde, Allah’ın mutlak
fail olduğu tasavvufi bir üslupla anlatılmış, O’nun fail-i mutlak olması dolayısıyla,
gördüğümüz her şey bu hakikati gizleyen bir perde gibidir. Bu gördüklerimiz adeta
bir yoktan gösteriştir. Yani varlık yokluğa, yokluk da varlığa ayna olmaktadır:
“Ammâ hakikatte ademde kevn olmaz. Belki kuru bir mukabele ve bir taalluk-ı
mahfîdir ve bir yoktan gösteriştir. Yani yok iken var gösteriştir.” (Hicâbî, yz. 3: vr.
1b, 2a).6 Hicâbî, bu fikirleri ortaya koyduktan sonra, bu yola giren için “Eğer ehil
isen arayan Mevlâsını bulur. Yürü ehil olmağa.” diyerek nasihat vermekte ve “Temmet el-kitâb bi-iznillâh” ifadesiyle eserini bitirmektedir (Hicâbî, yz. 3: vr. 3b).
Eserde ağır denilebilecek bir dil kullanmış ise de, özünde, yine aynı tutumun hâkim
olduğunu görmek mümkündür: Esas olan Allah’ın fail-i mutlak olduğunu hatırda
tutmak, bu düşünceyle kibre düşmemek, gerçek manada tevhide ulaşmak.
– Eserin bulunduğu yer: Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi
– Dili: Türkçe (Osmanlıca)
– Kayıt no: 19 Hk – 778/5
– Müstensih: Yok
– İstinsah tarihi: Yok
– İstinsah yeri: Yok
– Cilt: Sırtı siyah meşin üzeri ebru kâğıt kaplı mukavva cilt
– Kâğıt: Haç arma filigranlı
Yazı: Nesih kırması
– Varak sayısı: 3 varak
– Ölçüleri: 210×160 / 150×90 mm
– Satır sayısı: 19

3.c. Risâle fi’t-Takvâ
Eserin ve müellifin adı risâlenin başında geçmektedir. Hicâbî bu risâlesinde,
takvayı, haramlardan, şüpheli şeylerden ve mübah olanlardan sakınmak şeklinde üçe
ayırarak, takvâ konusundaki düşüncelerini ortaya koymuştur. (Hicâbî, yz. 3: vr. 2b).
– Eserin bulunduğu yer: Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi
– Dili: Arapça
– Kayıt no: 19 Hk – 887/3
– Müstensih: Yok
– İstinsah tarihi: Yok
– İstinsah yeri: Yok
– Cilt: Sırtı siyah bez üzeri pembe kâğıt kaplı mukavva cilt
– Kâğıt: Avize filigranlı
– Yazı: Nesih
– Varak sayısı: 5 varak
– Ölçüleri: 160×110 / 120×70 mm
– Satır sayısı: 15

3.d. el-Ebkiretü’l-Mu’telife fî Şerh-i Emsileti’l-Muhtelife
Hicâbî Abdülbâkî bu risâlesinde Emsiletü’l-Muhtelife’yi şerh etmiştir. Bununla beraber müellif yeri geldikçe, ibadetlerin faziletlerinden ve geceleri ibadetle
geçirmenin öneminden, teravih namazının faziletlerinden de bahsetmiştir. (Hicâbî,
yz. 1: vr. 4/2).7
– Eserin bulunduğu yer: Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi
– Dili: Arapça
– Kayıt no: 19 Hk – 3150/1
– Müstensih: Yok
– İstinsah tarihi: Yok
– İstinsah yeri: Yok
– Cilt: Sırtı siyah meşin üzeri ebru kâğıt kaplı mukavva cilt
– Kâğıt: Abadi
– Yazı: Talik
– Varak sayısı: 8 varak
– Ölçüleri: 210×155 / 160×110 mm
– Satır sayısı: 20

4. Ziyaret Kasabası’ndaki İrşâd Faaliyetleri
Elimizdeki bilgiler, Hicâbî Efendi’nin Ziyaret Kasabası’na geldikten sonra,
öncelikle somut düzeyde adımlar atarak, imar faaliyetlerinde bulunduğunu göstermektedir. Neredeyse harabe halde bulunan Keçioğlu Camii’nin tamiri işinde ön ayak
olmuş, cami bu tarihten sonra Hicâbî Baba Camii olarak anılmıştır. Eğitim faaliyetlerini ise, caminin bitişiğine inşa ettirdiği Hicâbî Tekkesi’nde sürdürmüştür. Yine bu
tekkeye yakın bir mesafede bir de medresesi bulunmaktadır. Fakat bugün itibariyle
medrese ardiye olarak kullanılmaktadır.8
Hicâbî Efendi’nin bölge halkına müspet tesirleri bugün de devam etmektedir.
Halk, sık sık bu türbeyi ziyaret etmekte ve Hicâbî’ye büyük hürmet beslemektedir.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi yörede “Gül Baba” olarak da nam salmıştır. Hicâbî Abdülbâkî Efendi yalnız Ziyaret’te değil, Amasya’da da tanınan ve bilinen bir zattır. Kerametleri ve menkıbeleri halk arasında anlatılmaktadır. Bu menkıbelerden birini kısaca nakledelim: Şeyh bir gün, aralarında Hicâbî’nin de bulunduğu müritlerinden,
dağlardan çiçek toplamalarını fakat çiçekleri koparırken kendilerini kimsenin görmemesini ister. Herkes bir çiçekle gelir. Fakat Hicâbî tekkeye eli boş döner. Bunun
üzerine şeyhi sorar: “Ya Abdülbâkî, sen çiçek toplamadın mı? Hani senin çiçeklerin?” Abdülbâkî ise bu soruya, “Sultanım, çiçekler hep Allah’ın adını zikrediyorlar.
Onlara kıyıp koparamadım… Baktım Allah beni görüyor, onun için koparamadım
efendim.” diye cevap verir. Bunun üzerine şeyhi, sonradan bir konuşmasında kendini, “Bu öğrencim çok Hicâbî birisi.” demekten alamaz. Hicâbî adı da bu olaya isnad edilmektedir (Güler, 1996: 31-33).

Amasya’lı ünlü bir şair ve hattat olan Tûrabî mahlaslı Mustafa Sabri
Efendi’nin Gül Baba ile ilgili yazdığı şiir de ona duyulan muhabbetin bir göstergesi
olması açısından mühimdir (Olcay, 2002: 81).
Küşâd etmis kerem bâbın seh-i her du sezâdır bu
Tarîk-i mustakîm içre hemen kenz-i gedâdır bu
Ziyaret eylese bir kez verir maksûdun Allah
Sakın terk-i edep etme makâm-ı evliyâdır bu
Talep kıl sırr-ı subhânı hurûfu muhkemâtından
Tarîk-i Nakşbendi Hicâbî Gül Babadır bu
Gelip ayn’el-yakîn ziyaret eyle ey sûfî
Cihânın kutb-ı sultânı velâyet-i pişvâdır bu
Bu bir bahr-i ummandır mutahhir Tayyib u tahir
Eşiği tasına yüz sür kamu derde devâdır bu
Tarikat ehlinin şahı hakîkat burcunun mâhı
Zihî can madenidir hem zihi bahr-i hudâdır bu
Zihî irfan zihî burhan-ı Teâlâ Allah-u zihî sultan
Rumuzu “kuntu kenzin” kâşif-i al-i abâdır bu
Veliy-i mutlak cihan içre bu mana gerçi şamildir
O derece bir sedefdir ki bu dem sırr-ı behâdır bu
Dilersen âyineni açmak pınar-ı sırrı hikmetten
Emirim, seyyidim, şahım bu taht-ı istivâdır bu
İki âlemde maksudu şolar ki menzil-i Hakk’ta
Ki irfan ehline câna, hakîkat-ı rehnümâdır bu
Türâbî okudu yazdı Hicâbî sultanın sırrın
Libasın tazeler ol sâhib-i Rıdvanı-güşâdır bu (Olcay, 2002: 53-54)

Gül Baba’nın, irşad faaliyetlerinin içeriği ile ilgili de biraz malumat vermek
faydalı olacaktır. Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki irşâd faaliyeti ve orta yol
sûfîliği dediğimiz kavramlar, esasında, tasavvufun ilk dönemlerindeki teori ve pratik
birlikteliği ekseninde anlamını bulmakta, bu veçhesiyle Gül Baba’nın faaliyetleri
daha anlamlı hale gelmektedir. Nitekim zühd dönemi ile başlatılan tasavvuf tarihi
tedvin döneminde kitlelere yayılmaya başlamıştır. Zühd dönemindeki, pratik hayata
dönük uygulamaların ihmal edilmeye başlaması, tasavvufun bir iç tenkidi olarak, ilk
ortaya konulan eserlerde şiddetle eleştirilmiştir (Yılmaz, 2007: 101). Örneğin
Kelâbâzî bu konuda şöyle demektedir: “Daha sonra (tasavvufa) rağbet azalmış, istek
zayıflamış, “hâl” soru-cevap, kitap-risâle şekline dönüşmüştür” (Kelâbâzî, 1994: 4).
Yine Kuşeyrî (ö. 465/1072)’nin, “Şimdi sûfîler şekil ve kıyafet bakımından eski
sûfîlere benziyor ama, ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır” sözü, pratikte
yaşanan tasavvufa rağbetin azalmasındaki tehlikeyi veciz bir şekilde anlatmaktadır
(Kuşeyrî, 1989: 4). Çünkü tasavvuf, hiçbir zaman, tecrübe etmek olgusundan, yani
“tatmak”tan azâde olmamıştır ve teori tamamen bu pratiğin dizaynına yöneliktir. Bu
anlamda, tasavvufî düşünce ekseninde İslâm’ın yaşanması anlamında kullandığımız
orta yol sûfîliğinin tekrar ele alınması ve kurgulanması mühim bir mesele olarak
görünmektedir. Diyebiliriz ki Gül Baba, meselenin bu yönüne eğilen bir şahsiyettir.
Gül Baba da, geriye dört şiirden başka bir eser bırakmayan Hacı Bayram Velî gibi
etrafını irşâda çalışmıştır (Özköse, 2004: 58). Ya da yakın zamandan bir misal verecek olursak, etrafına sohbet ve vaaz yoluyla tasavvufî hayatı anlatmaya çalışan, eser
vermemesine rağmen, bu metodla çevresine pek çok müspet tesirleri olan Fatih Sultan Mehmet’in türbedarı olan, Tırnovalı Ahmed Âmiş Efendi gibi, çalışmalarını
irşâd kavramına yoğunlaştıran bir şahsiyettir (Demirdaş, 2012: 10, 11).
Bu minvalde Gül Baba’nın irşâd faaliyetini, “İmân”, “İbadet”, “Tasavvufî
Hayat” ve “Sâliklere Tavsiyeler” şeklinde dört başlıkta kısaca izaha çalışacağız.

4.a. İmân
Hicâbî Abdülbâkî imân kavramını, kişide bir öz halinde bulunması gereken
en temel haslet olarak, başlangıç noktasından en üst seviyeye varıncaya kadar, tedrici
bir bakış açısıyla ele almıştır. Öncelikle kişide bulunması lazım gelen imân ve bu
imânı oluşturacak zaruri bilgilerden bahsetmiş, temele imân kavramından ne anladığını koymuştur. Öyle ki bundan sonraki aşamalarda, imândan bahsederken, içinde
bu zaruri bilgilerin bulunduğu imân anlaşılacaktır. İmân bilgi ve teorik olarak bir
zemine oturmalıdır. Bunun için o, çevresine “İlm-ü Dîn” denilen bilgileri öğrenmelerini salık vermiştir. Hatta öyle ki bu bilgilerden mahrum olanın “İmânı ile hükmolunamaz, boğazladığı yenilmez, nikâhı sahih olmaz” (Hicâbî, yz. 4: vr. 2a). İlm-ü
Dîn’in kapsamı ise şunlardır: Allah’ın sıfatları, Peygamberlerin sıfatları, İsimlerinin
bilinmesi vacip olan peygamberler, Hz. Peygamber’in soyundan gelenlerin isimlerinin bilinmesi vacip olanlar, sahih olarak bilinmesi gereken, Hanefîlik, Mâlikîlik,
Şâfiîlik, Hanbelîlik mezhepleri (Hicâbî, yz. 4: vr. 2b-3a). İmânın şartlarını ise Gül
Baba şöyle zikreder:
“Hâsılu’l kelâm, imân-ı mufassal budur ki Hak Teâlâ varlığına ve birliğine ve
evladdan ve şerîkden münezzehliğine ve hâzır ve gâib ve gönülden geçeni bildiğine… Dille ikrâr edib gönülle gerçeklemekdir. Ve meleklere ve cem‘i peygamberler peygamberlikte beraber olup, bazı enbiyânın bazısı üzerine fazâilde farkı
olduğuna imân getirmekdir. Ve gökten inen kitâblara İncil’e ve Tevrat’a ve
Furkân’a ve Zebur’a, suhûflara kelâm-ı kadîmdir ve mahlûk değildir deyü imân
getirmekdir. Kıyamet gününde şimdiki beden dirilib, müstehâk olduğuna göre cennete yahud cehenneme gitdiğine imân getirmekdir. Hayr ve şer Allahü Teâlâ’nın
mahlûkudur, kulun kesbidir ve dahi ötesine aklımız ermez deyü imân getirmekdir.
Ve helâlı helâl, haramı haram bilmekdir, bunu böyle bilmeyeni kâfir bilmekdir”
(Hicâbî, yz. 4: vr. 8a-8b).
Hicâbî Abdülbaki’ye göre sahih bir imâna sahip olmanın diğer bir şartı da
“Firâk-ı dâlle itikadları üzere olmamak, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e yani Rasûlullah,
ashâbı ve tebe’i tabiîn ve selef-i salihîn itikadı üzere olmaktır” (Hicâbî, yz. 4: vr. 3a).
Tercihe şayân olan mezhep ise Hanefiyye’dir (Hicâbî, yz. 4: vr. 3a). Bu bilgilerden biz, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin Ehl-i Sünnet çizgisinde ve Hanefi mezhebine bağlı
bir sûfî olduğunu anlıyoruz.
Hicâbî’ye göre imân durağan değil, ilerleyen, ilerlemesi gereken bir şeydir.
Bu manada imân kategorize edilebilir:

4.a.1. İmân-ı Taklîdî:
İkiye ayrılır. 1. Taklîd-i sahih, 2. Taklîd-î batıl. Batıl olan taklitte, kişi “Lâ
ilâhe illahllah” der lakin bunun ne manaya geldiğinden dahi haberi yoktur. Sahih
olan taklitte ise, kişi yine bir cehalet içinde olabilir ama, en azından bu kelâmı zikredenlerin bir murâdı olduğunu düşünür. Bir bakıma bilmese de bilenlere saygısı
vardır (Hicâbî, yz. 4: vr. 5a-5b).

4.a.2. İmân-ı Tahkîkî:
İkiye ayrılır. 1. İstidlâlî imân. 2. Zevkî imân. İstidlâlî imânda kişi bu“âlem-i
mahsus”a bakar ve anlar ki bu âlemde olan hiçbir şey kendiliğinden olamaz. Bu düşünce, delillendirmenin ilk basamağıdır. Ve şöyle düşünür: “Belki bunların ve bu
tasarrufların cemisinde mahsus bir kâmil üstad-ı sanî’ vardır.” Bu imân, duyularla
elde edilen bilgiden yola çıkarak Allah’ın varlığını keşfetmekle elde edilir (Hicâbî,
yz. 4: vr. 5a-5b). İmân-ı zevkî ise, artık bahsi geçen basamakları geçen bir kişinin,
yani işin ehlinin ulaşabileceği, onların anlayabileceği ve avama açık olmayan bir
imândır. Bu yalnız tadılabilir, lakin anlatılmaz (Hicâbî, yz. 4: vr. 7b).
İmân, taklîdî de olabilir, tahkîkî de olabilir; arzu edilen tahkîkî imândır. (Hicâbî,
yz. 4: vr. 4b-5a). Nitekim Hicâbî, imânın son noktasında, üst bir derecede, “imân-ı
zevkî” kavramını kullanır ve ona göre bu imân, “Avamla müsahabetde iken çok faide
verir değildir” (Hicâbî, yz. 4: vr. 7a).

Bu başlıkta sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Gül Baba’da öncelikle, ehl-i
sünnetin kabulleriyle şekillenen imân her şeyin merkezinde ve temelinde yer almaktadır. Geri kalan her şey; ilim, ibadet, muhabbet vb. ancak bu temelin üzerinde yükselebilmektedir. Bu sebepten olmalıdır, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin eserlerinin hemen her sayfasında, imân ve şirk gibi iki zıt kavramın etkileri kendini göstermiştir.
Ve esasen, insanın bütün faaliyetinin bu iki kavramdan birine erişmek ve diğerinden
kurtulmak gibi iki ana yolda ilerliyor olması da Hicâbî’nin düşünce dünyasında
önemli bir yer tutmaktadır.

4.b. İbadet
Hicâbî’de ibadetin temel işlevi, kişinin imânını muhafaze etmesidir. Bir bakıma, teorik alt yapısı oluşturulmuş, üzerinde yükseleceği temel belirlenmiş olan
imânın, sür git devamını sağlayan unsur da ibadetlerdir. Hicâbî teorik kısma “din”,
pratik kısma ise “şeriat” demektedir. (Hicâbî, yz. 4: vr. 3b). Fakat bunların birbirini
tamamlayan unsurlar olduğunu unutmamak gerekir. Hicâbî, ibadetler konusunda
hem malumata hem de ibadetin düşünsel alt yapısına dair vurgular yapmıştır. Örneğin, İslâmın şartı, “Savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehadet.” olmak üzere beştir
(Hicâbî, yz. 4: vr. 3b). Gül Baba, bunun gibi, halkın bilmesi gereken temel bilgileri
eserlerinde vermiştir. Burada bu bilgilere detaylı girmeyi gerekli görmüyoruz. Yalnız, halkın anlayabileceği, bilmesi gereken temel bilgilerin konu edindiğini söylemekle yetinelim.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi tarafından zikredilen malumatla, daha çok insanların ibadetler ve ibadetlerin şartları hakkında bilinçlendirilmesinin amaçlandığı görülmektedir. Fakat bunun bir adım ötesinde, kişinin ibadetlerinde bir maksadı, bir
düşüncesi olması gerekmektedir. Hatta diyebiliriz ki Hicâbî Abdülbâkî Efendi de
insanlara kuru malumat vermeyi değil, insanların bu malumatlarla Allah yolunda
şaşmadan yürümelerini sağlamayı amaçlamıştır.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi’de ibadetler, bir bilincin, bilgiyle donatılmış bir alt
yapının akabinde bir mana kazanmaktadır. Bu ibadetler nefse ağır gelse bile, kişi
aklıyla bilir ki bu ibadetler kendisi için faydalıdır ve kurtuluş için zaruridir. Bu manada ibadetler, kişinin aklıyla tercih ettiğini, yine mantıki silsile uyarınca koruma
eyleminin bir tezahürüdür.
İbadet kavramı, son noktada, bir kişinin anlayabileceği ve hayatına uygulayabileceği bir davanış örüntüsü olarak değerlendirilebilir. Hicâbî’ye göre, ibadetlere sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Zira ibadetler, İslâm’ın ve Hz. Peygamber’e muhabbetin
bir gereğidir. Fakat bu muhabbet, “muhabbet-i tabiiyye” değil, “muhabbet-i akliyye”dir. Yani kişi, Hz. Peygamber’i annesini, kardeşini sevdiği gibi, tıpkı “ciğerde
kanın kaynadığı gibi” doğal yolla değil, ama aklı izanla ölçüp biçip, ibadetlerin kendisi için faydalarını fehmederek ve bu doğrultuda hareket ederek, kendine ahlâkî ve
ukbâ yönünden “Hz. Rasûl (s.a.v.)’ün her kişinin donu bağından yapışıp, çekip cehennemden kurtarmak kastettiğin” anlayarak bir sevgi besler (Hicâbî, yz. 4: vr. 10a10b). Böylece o, bilgisel bir alt yapıyla, hem Hz. Peygambere tabi olur, hem de ibadetlerin gereğini anlar. Artık, manevî bir faydaya dönük olan ibadet kavramı, zor
gelse dahi, bir mü’minin vazgeçmeyeceği bir eyleme dönüşür. Bu hakiki bir mü’min
olabilmek için elzemdir. Çünkü ibadetler, imânın, fiiliyat üzerindeki tesirinin göstergesi durumundadır.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi bunu şöyle bir misalle açıklar: Doktorun bir hastaya verdiği ilaçlar acı olabilir. Yalnız bu acılık, hastaya eziyet için değil, bilakis şifa
içindir. Hasta da aklıyla bunu bilir, şifasının bu acı otlarda olduğunu anlar ve o otları
canı hiç istemese de içer. Tıpkı bunun gibi, kişi Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu
emirlerle, insanları cehennemden çekip kurtarmak istediğini bilir ve anlarsa, o zaman
sevmediği acı ibadetlere sarılır, heva ve hevesini terk eder, “tatlı uykusunu” bölüp
namaza kalkar ve işte o zaman “Hakkan mü’min olur” (Hicâbî, yz. 4: vr. 10a-10b).
Görüldüğü gibi, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin dini düşünceleri canlı, pratiğe
dönük ve birbirleriyle organik bir bağ içerisindedirler. Bu düşünce sistemi, doğal
olarak Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin eserlerine bir üslup ve tavır olarak da yansımış
bulunmaktadır. O, kavramlara tarif ve izahat getirmekten ziyade, kavramların pratik
düzlemde, insana ne gibi faydalar sağlayacağına yahut insanın hangi yollarla kendini
koruyacağına ağırlık vermiştir. Dolayısıyla bahsi geçen ve geçecek olan kavramlar,
daha canlı, daha hayatın içinde ve doğrudan kişinin yaşantısını şekillendirmeye yönelik olarak kullanılmıştır.

4.c. Tasavvufî Hayat
Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin tasavvufi görüşleri her haliyle ehl-i sünnetin
renkleriyle bezenmiştir. Adeta tasavvuf, dini hayatın güçlü, sarsılmaz bir seviyeye
gelmesini sağlayan bir itici kuvvet ve ehl-i sünnetin akideleri de, tasavvufun nasıl
anlaşılması gerektiğini gösteren bir pusula gibidir. Hicâbî Abdülbâkî Efendi tasavvufî düşünce sistemini, ehl-i sünnetin sarsılmaz kaidelerine uygun olarak inşa etmiştir.
Hicâbî’de kavramlar, birbirleriyle iç içe ve organik bir bağ içerisindedirler.
Bu bağlamda, onun imân ile ilgili görüşlerini anlamak tasavvufi görüşlerini anlamakla, ibadetler ile ilgili görüşlerini anlamak, ilim ile ilgili görüşlerini anlamakla
yakından ilgilidir. Denilebilir ki o, tasavvuf kavramını yahut tasavvuf kapsamında
başka bir kavramı ele alıp, bu kavramı derinlemesine, ilmî bir şekilde ve tarihi serüveniyle beraber işlemekten daha çok, bu kavramın fonksiyonuna, insan hayatındaki
işlevine ve faydasına yönelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, onun eserlerinin, eğitici
ve tavsiye edici bir yapı kazandığı, kavramların daima bu amaç etrafında ele alındığı
görülmektedir. Elbette ki müellifin kapsamlı denilebilecek bir tasavvuf görüşü vardır. Fakat anlattıklarımız çerçevesinde, onun tasavvufi görüşleri, eserlerinde müstakil bir yapı arz etmekten ziyade, bütünün bir parçası konumundadırlar.
Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı biz, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin tasavvufi görüşlerini açıklarken, okumalarımız doğrultusunda bir tasnife giderek, öne çıkan konuları başlıklar halinde ve makalemizin sınırları gereği kısaca incelemeyi uygun buluyoruz. Eserlerinin genel muhtevası göz önüne alındığında, “İlim”, “İnsan
ve Varlık”, “Allah’ın Fâil-i Mutlak Oluşu” başlıklarından, onun tasavvufî görüşlerinin özüne ulaşmanın mümkün olacağı kanaatindeyiz.
4.c.1. İlim Hakkındaki Görüşleri
Hicâbî’de ilmin imâni bir alan veya mertebe oluşturacak bir öğe olarak işlev
gördüğünü belirtmek isteriz. İlim, imânın sahih olmasını sağlayacak malumata sahip
olmak anlamında kullanılır. Bir bakıma imânın teorik zeminini ilim oluşturur. İmân
sahibi olmak ise, kişinin kendisi üzerinden, Allah’ı bilmesi anlamına gelmektedir.

Hicâbî bu konuda Gazâlî çizgisinde görünmektedir. Gazâlî de ilimden maksadın, Allah’a giden yolun keyfiyetini bilmek ve bu yolda doğru ile yanlışı ayırt edebilecek
seviyeye gelmek olduğunu söylemiştir. (Gazâlî, 1327: 5, 15-16). Anlaşılıyor ki
Hicâbî Abdülbâkî, Gazâlî’nin ilmi, Allah’ı bilmek ekseninde yüzdüren tavrını benimsemiştir. Bu bağlamda diyebiliriz ki “ilim” kavramı, müellifin eserlerinde epistemolojik anlamda değil de, ontolojik bir anlamda gerçek manasını kazanmaktadır.
Yani ilim insanı kemâle erdiren bir haslet olarak manasını bulmaktadır. Bilmenin
pek çok çeşidi, bilgiye ulaşmanın pek çok yolu vardır. Maksat imân sahibi olmaksa,
kişi hangi yolla, yani hangi tür bilmeyle sağlarsa sağlasın sahihtir: “Gerekse sülûk
ehli gibi nefsini avâlim-i külliye-i cami‘ bir cevher-i mücerred bilip Rabbini dahi ona
münasip…bilsin, gerekse aklı erdiğince heykel-i mahsûs bilip halk olduğu tertibini…bilsin…maksûd hâsıl olur” (Hicâbî, yz. 4: vr. 21a).
Hicâbî’de ilim, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn olarak üçe ayrılır (Hicâbî, yz. 4: vr. 7b). Fakat o, ilim ile ilgili derin mevzulara girmez, aksine, ilim
ile imân arasındaki bağı gözetir. İlme’l-yakîn, bir kişinin Bağdat şehrinin varlığını
duymasına benzer. Fakat kişi, Bağdat hakkında bir malumata sahip değildir. Bu bilgi
taklîd-i sahîh olan imâna denk gelir. (Hicâbî, yz. 4: vr. 5b-7b). Ayne’l-yakîn ise kişinin uzaktan Bağdat’ı görmesine benzer. Tam bir bilgi olmasa da, yine de görmek
ve bilgiye yaklaşmak söz konusudur. Bu bilgi de imân-ı istidlâlî’ye denk gelir
(Hicâbî, yz. 4: vr. 5b). Hakka’l-yakîn, kişinin Bağdat şehrini görüp tecrübe etmesiyle
izah edilebilir. “Şehre girip cemi‘ mahallatı ve pazarları tafsilen görse bir ilim dahi
hâsıl olur ki evvelki ilimlerden dahi âlâ dahi eclâ” olur (Hicâbî, yz. 4: vr. 7b).
Hakka’l-yakînin imâni sınıflandırmada karşılığı ise, imân-ı zevkîdir. Yani söylenebilir ki tıpkı Bağdat şehrini hakka’l-yakîn bilen bir kimse gibi, imân-ı zevkî sahibi
bir kimse de, o derece Rabbini bilme noktasına ulaşmıştır.
Rabbini bilmek, sûfî ıstılahta, marifet kavramı ile karşılanır. Kişi aklını kullanarak Allah’ın var olduğuna kani olduktan sonra, yakîn derecelerle, üst düzeyde
sahih bir imâna sahip olmalıdır. Peki, bu nasıl sağlanacaktır? Öncelikle, “avalim-i
külliyeyi” zikretmekle: “Nefsimizi biliriz de, Rabbimizi bilebilmemiz için, lazım oldu ki avâlim-i külliyeyi icmalen zikreyleye” (Hicâbî, yz. 4: vr. 11a). Avâlim-i külliye muazzam bir büyüklüğe sahiptir. İnsan buradan tekrar kendine bakar ve görür
ki her âlem, yaratılışın bir mahiyeti olarak insanda bulunmaktadır: “İnsanın ruhu
âlem-i ceberûtta, kalbi âlem-i melekûtta ve cismi âlem-i mülkte”dir. Bu âlem-i külliye insana sığmıştır ve insan bu itibarla bir “Âlem-i kebîr”dir. (Hicâbî, yz. 4: vr.
15b). Bir kişi şayet bu keşfi gerçekleştirirse, zevkî imân sahibi olabilir. Elbette bu,
kişiden kişiye göre değişecektir. Neticede, Allah kullarına farklı miktarlarda marifet
vermiştir. Bu marifetin üst noktası ise bütün bağlardan kurtulmuş olarak, imân-ı
zevkî sahibi olmaktır.
Görüldüğü gibi ilim, evvela varlığı ve varlığın mahiyetini müşahede yoluyla anlamak ve bu bilgiden yola çıkarak Allah’a ulaşmak, bu manada sahih bir imân sahibi
olmaya yönelik bir haslettir.

4.c.2. İnsan ve Varlık Hakkındaki Görüşleri
Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin varlığa bakışının özünü, onun yaratılmış olması oluşturmaktadır. Yaratılmış olmak, tabii olarak, kendi kendine olamama özelliğini beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, kendi kendine olamayan bir şeyin, bir
oldurucuya ihtiyacı vardır. Biz tabiatın bütününe şöyle bir baktığımızda muhkem ve
manzum işler görürüz ki varlığa ait bu özellikler, onun yaratıcısının da özelliklerini
bize işaret eder. O halde, varlığın mahiyeti ne kadar iyi kavranırsa, Allah da o denli
iyi anlaşılacaktır. Bir kimse bu âleme baktığında, ilk olarak karşısına çıkacak şey,
nizam olacaktır. Her şey yerli yerinde ve olması gerektiği gibidir. Kişi burada, müşahede yoluyla ve ilm-i istidlâli ile mevcudatın niteliğine ait bir keşfetme faaliyetine
ve bu işaretleri kullanmaya yönelir. Bu işaretler onu bir kâmil-i üstadın varlığına
götürür: “Kul bu âlem-i mahsûsun bu vechile muhkem bünyâdına nazar eyleye. Göre
ki bu yerler ve gökler ve ay ve güneş ve yaz ve kış dirilmek ve oldurmak ve tedbir
ve tasarruf kendiliğinden hod sadır olmaz. Belki bunların ve bu tasarrufların cemisinde mahsus bir kâmil üstâd-ı sânî’ vardır” (Hicâbî, yz. 4: vr. 5b). Bütün görünenler
üzerinde tasarruf olunanı ifade eder. Yani, Allah Teâlâ, bu âlem üzerinde tasarruf sahibi olan yegâne varlıktır. Hiçbir şey, Allah’ın yaratması olmaksızın vücut bulamaz: “Âlem-i mülkte göz kımıltısı ve âlem-i melekûtta gönül kımıltısı olmaya çare
yoktur. İlla onun ilmiyledir ve kazası ve kaderiyledir” (Hicâbî, yz. 4: vr. 6a). Varlık,
var olma noktasında, bir yaratıcıya muhtaç olmasının yanında, kişiyi Allah’a ulaştırmakta da pek çok işaretler barındırmaktadır. Bu husus, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin
varlığa bakışının temel dayanağıdır.
İnsan ise bütün yaratılmışların içinde müstesna bir yerdedir. İnsanın bir
âlem-i kebîr9 olmasının yanında, onun bir de kendi karakteri ve hem bedensel hem
ruhsal özellikleri vardır. Bu özelliklerle o, diğer canlılardan ayırılır. Zira onun farklılığı, ahlâkî ve ukbânın akıbeti bakımından tehlikeler de içermektedir. Ulu bir şehre
benzeyen bu insan vücudunda, üç sakin oturmaktadır: Melek, cin ve insan:
“Melek dediğimiz Hak’tan gelen ruhtur ki ilim ve marifet onun hizmetidir. İnsan
dediğimiz ruh-u hayvânîdir, gıdanın gayet latifinden hâsıl olur. Yüreğin ortasında
tahta vardır, lakin cemi‘ azayı bir eder, damarlardaki kanı merkeb eder. Cin dediğimiz ruh-u şehvânîdir ki ciğerde olur. Her uzvun gıdası bunun elinden bahş
olur. Sekiz üstâd dahi buna hizmet eyler. Bunun maksûdu hemen bedeni ma’mur
eylemekdir. Bu, ne Allah Teâlâ bilir ve ne haşrı ve ne neşri anlar. Nefs-i emmâre
dedikleri budur” (Hicâbî, yz. 4: vr. 18a-18b).
Görüldüğü gibi insanın fiziki yapısı, onun bazı özelliklerini ele vermektedir.
İnsan bedenine meskûn olan bu üç taife, aynı zamanda insanın üç eğilimini de ifade
etmektedir ki bu eğilimler, tabiattaki diğer varlıklarla kıyaslandığında yalnız insanda
bulunmaktadırlar. İnsana has olan bu durum, onun bir çelişkiler yumağı olduğunu da
izah edebilir. Öyle ki bu üç taife, daima savaş halinde olan düşmanlardır ve insandan
insana ya da aynı insan bedeninde fakat zaman içinde birbirlerine üstünlük sağlamaktadırlar. Kaynağı insani veya şeytani olan eğilimlerin mücerret mahiyeti, somut
olan insan bedeninde ve belli azalarda ikamet etmektedirler. Dolayısıyla insan, hem
bu âleme hem rububiyete veya aynı anda hem varlığın aşağı tabakalarına hem de
gözle görülemeyen ve dille anlatılamayan yüce makamlara aittir. İnsanın tanınmasından maksat daima son noktada Allah’ı bilmek ve imânda tam olmaktır.
“Hülâsâi cevab bu oldu ki bir kimse mücâhede ve mükâşefe sebebiyle nefsini bu
vechile bilse Rabbisin dahi onan münasip kemâl kudret ile ve eğer nefsini daha
âla vechile bilse Rabbisin dahi ona göre kemâl arifanla arif olur… fi’l cümle kendini bilen Rabbisin bildi, mü’min oldu ve kendini bilmeyenler şerrinden Allah saklaya” (Hicâbî, yz. 4: vr. 16a).

4.c.3. Allah’ın Fâil-i Mutlak Oluşu
Allah fâil-i mutlaktır. Âlemlerin yaratıcısı ve âlemler üzerinde yegâne tasarruf sahibi olandır. Onun izni, iradesi ve kudreti olmadan, “bir göz kımıltısı” dahi
vücuda gelemez (Hicâbî, yz. 4: vr. 6a). Hiçbir kul, onun izni olmadan hareket edemez, tasarrufta bulunamaz. Kulun yaptığı işleri kendi tasarrufunda görmesi küfürdür:
“Yani cemi‘ yerlerde ve göklerde ve bahirlerde ve dünyada ve ukbâda ve ezelde
ve ebedde işlenen ve vücuda çıkan bedayiş yoktur, illâ ânın fail-i hakîkîsi Hak
Teâlâ’dır. O’ndan gayri fail yokdur. Var bilmek var zanneylemek şirktir ve tevhide
muhaliftir. Mesela mahcûbların şarkta Zeyd şöyle işledi ve garbda Amr böyle işledi ve arşta melekler şöyle zikreyledi ve ferşte sinekler böyle fikreyledi demek
cümlesi şirk-i hafidir” (Hicâbî, yz. 3: vr. 1b).
Bu konuya en iyi örnek, Karagöz oyunudur. Bilindiği gibi Karagöz oyununda perdede konuşur halde gördüklerimiz ile gerçekte konuşan aynı değildir ve
biz gerçekte konuşanın kim olduğunu görmediğimiz halde Karagöz’ün de gerçekte
konuşmadığını ve onu konuşturan bir fail olduğunu biliriz. İşte bu âlem de tıpkı bir
Karagöz oyunu gibidir ve bütün bu görünenlerin ardında bir fail-i mutlak vardır
(Hicâbî, yz. 3: vr. 2b).
Hicâbî Abdülbâkî Efendi için, Allah’ın fail-i mutlak olması, felsefi bir meseleden ziyade yine imâni bir meseledir. Gerçek failin Allah olduğunu bilememek,
kişiye bilgisel açıdan bir zarar vermez, fakat imâni açıdan kişinin küfre düşmesine
sebep olabilir. İşte, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin konu ile ilgili söylediklerinin temel
amacı, kişiyi bu tehlikeden uzaklaştırarak onu imân noktasında tutacak sağlıklı bilgilerle donatmaktır. Yani Hicâbî’de her bilgi ve görüş, hakiki imânın oluşumunu sağlaması açısından zikredilmeye değer bir görünüm arz etmektedir. Allah’ın fail-i
mutlak olması hususunda da gaye, kişinin bu kat’i bilgiyi kabul etmesi ve bundaki
hikmeti anlamasıdır. Kişinin burada keşfi, Allah’ı fail-i mutlak olarak bilip, bunu
tam manasıyla fehmedip, kendi acziyetini tayin edebilmesindedir.
4.d. Sâliklere Tavsiyeler
Hicâbî’nin öğüt verici, yol gösterici tavrı, bazı pasajlarda daha yoğun bir
karakter arz eder. “Ey Talip!”, “Ya Muîn!” gibi hitap ifadeleriyle başlayan bu cümleler, adeta bütün anlatılan mevzulardan sonra sâlikin yürüyeceği yolu belirleyen,
yapması ve yapmaması gereken işleri tayin eden, düşünce yapısını şekillendiren bir
hal almaktadırlar. Yine de belirtmek gerekir ki, bu ifadeler, sadece tasavvuf yolunu
benimseyenler için değil, her kim olursa olsun hayatında uygulayabileceği bir yapıdadır. Bu tavsiyelerden bir kaçını burada zikretmek istiyoruz:
1- Sâlik öncelikle imânını sağlam bir zemine oturtmalı, bu zeminin yapısını
oluşturan bilgileri ihtiva eden ilm-ü dine mutlaka sahip olmalıdır. Çünkü bu ilim,
imânın başlangıç noktasıdır: “ Ey Talip! İlm-ü din, sen bil ki iş bu mesail-i zaruriyyat-ı diniyyedendir. Bunları bilmeyenin İslâmıyla hükmolunmaz ve farz ve nafilesi
kabul olmaz… nikahı dahi sahih olmaz. Maazallah o kişi mürted hükmünde olur”
(Hicâbî, yz. 4: vr. 2a). Bu bilgiyi edinmek, imânın başlangıcı olduğu gibi, denilebilir
ki sâlik için de yolun başlangıcıdır.
2- İlm-ü din ile imân sahibi olmak sâlik için yeterli değildir. Sâlik akl-ı mizanını kullanıp imânına deliller bulmak zorundadır. Bunun için önce “bu âlem-i
mahsusun muhkem bünyadına” bakmalı ve bütün görünürlerin ardında bir yaratıcının olduğunu anlayacaktır: “ Heman saat kul can-u gönülden hüsn-ü kabul eyleyip
semi’nâ ve ata’nâ, amennâ ve saddaknâ deyip imân-ı istidlâlî dairesinde mütemekkîn
olur.” Yani sâlik, Allah’ın tek oldurucu ve yaratıcı olduğunu anlayarak kendi aczini
de bilecektir: “Nice dilerse öyle tasarruf eder. Ve O’nun dileksiz ne göz kımıldar ve
ne gönülde bir nur. Buna “tevhîd-i ef’âl” makamı denir” (Hicâbî, yz. 4: vr. 6b).

3- Sâlik unutmamalıdır ki, yaratıcıyı tanımak onun için hakiki hedeftir. Fakat
bunun için, evvela kendini tanıması gereklidir. “Nefsini mahlûk bilse Rabbini halık
bildi, nefsini fani bilse Rabbini baki bildi. Fi’l cümle kendini bilen Rabbini bildi,
mü’min oldu” (Hicâbî, yz. 4: vr. 16a).
4- Sâlikin Allah’a ulaşmak yolunda zihinsel ve ruhi bir çaba içinde olması
kaçınılmaz bir asli vazifedir. Fakat imânlı olmak meselesi, yalnız zihinsel bir süreç
değildir. Evet, önce sâlik için bazı keşifler söz konusudur ama bu keşiflerin ve elde
edilen bilgilerin, pratik zeminde, yani yaşamda, mutlaka bir göstergesinin de olması
gerekir. Bu göstergeyi oluşturacak örnek, sâlik için Hz. Peygamber’dir. “Ol rasul
(s.a.v.) buyurduğu, tabiatı sevmediği acı ibadetlerde idiğin akl-ı mizanla bilip, tabi
olup, tabiat-ı hevesin terk edip, Rasule muhabbet eyleyip, buyurduğuna tabi olub
Hakkan mü’min olur” (Hicâbî, yz. 4: vr. 10b).
5- Sâlik istemese de ibadetlere devam etmelidir. Çünkü ibadete devam etmek,
Hz. Peygamber’e uymanın bir gereğidir:
“Pes imdi bir kişi, Rasul (s.a.v.)’ün her kişinin donu bağından yapışıp, çekip cehennemden kurtarmak kastettiğin anlayıp, kendinin iki cihanda felah bulması…
tabiatı(nın) sevmediği acı ibadetlerde idüğün akl-ı mizanla bilip…. Rasûle (s.a.v.)
muhabbet eyleyip buyurduğuna tabi olur tatlı uykuyu belki ıscak (okunamadı) terk
edip derûn namazına kalkar. Ol kişi Hakkan mü’min olur” (Hicâbî, yz. 4: vr. 10b).
6- Peki, sâlik, bunca dikkatine ve çabasına rağmen gaflete düşmeyecek midir?
Elbette düşecektir. Zira Allah’ın affının ve rahmetinin tecelli edeceği yer yine sâlikin
kendisidir: “Ey Talib-i Hakkani! Bu manayı baid görüp… deme ki vücud-u insan
gayet de kabil-i cevherdir. Bir miktar gaflet(in), zulumatın nuru ilahiyle kaldırabilecek. Hususan ki Hazreti Kerem’in celle ve alâ hidayeti ve keremi gelse gerek”
(Hicâbî, yz. 4: vr. 27a).
7- Bütün bu nasihatler toptan düşünüldüğünde, sâlik tarafından nasıl başarılacaktır? Her an tetikte olmakla. Her an tetikte olmak demek, “Her nefesin nafile taate
sarf” etmek, her anı Allah ile doldurmak, ilerleme içinde olmak demektir (Hicâbî,
yz. 4: vr. 25b). Bu Allah’ı zikretmekle olur. Allah’ı zikretmek, sâlik’in her anını Allah’ın doldurmasını, geriye başka bir şeyin kalmamasını sağlar. Böylelikle sâlik,
an içinde Allah ile var olur. Bundan sonra korku, sâlike bu anlamda Allah’ı zikretmekte gafil olmayı ifade edecektir: “Allah’ı zikretmek, kazası mümkün olmayan daimi bir farzdır. Böylece her nefes, bin yıla denk gelir… Akıl, Hû, Hû diye zikrettiğinde, gafletten emniyete alınmıştır” (Hicâbî, yz. 3: vr. 3a).
Sonuç
Hicâbî Abdülbâkî Efendi, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başlarında yaşamış bir Nakşibendî-Müceddidî şeyhidir. Kırım Bahçesaray’da doğmuş ve
buradan Amasya’ya göç etmiştir. Onun yerel kalmış bir tasavvuf önderi olduğu söylenebilir. Hicâbî Abdülbâkî Efendi, öncelikle yaşadığı çevreyi hem ruhi hem dini
yönden eğitmekle uğraşmış; daha çok irşâda dönük bir yaklaşımla çalışmıştır. Hedefteki bu kitlenin, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin üslubunu belirleyen bir faktör olduğu da söylenebilir. Yani insanların eğitim düzeyleri, algı seviyeleri, kabiliyetleri
nispetinde, o, eserlerini oluşturmuş ve görüşlerini ortaya koymuştur. Bu husus, kanaatimize göre, onun en karakteristik özelliğidir. Yine bu minvalde, Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin yoğun olarak Ziyaret kasabasında olmakla beraber, Amasya çevresinde tanınıyor ve kendisine büyük bir hürmet gösteriliyor olması da manidardır.
Böylelikle Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin, dikkatini yakinen muhatap olduğu kitlenin,
itikadi ve ameli hayatının esaslarını irşat etmeye yönelttiğini söyleyebiliriz.
Eserlerinin elimizde mevcut bulunanları incelendiğinde, Hicâbî Abdülbâkî
Efendi’nin, tasavvufi hayata taalluk eden belli bir yaşam tarzını hedefe aldığı da rahatlıkla söylenebilir. Burada dikkati çeken husus şudur: Kişinin hayatına uygulaması
için tavsiye edilen yaşam tarzı ile tasavvufi hayatın doğal yolla bir benzerliği söz
konusudur. Bir başka ifadeyle, Hicâbî’nin düşünce ve inanç dünyasında, İslâmi yaşam biçimi, aynı zamanda tasavvufun belli başlı kalıplarını da ihtiva etmektedir.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi’nin, Ehl-i Sünnet kaidesi üzerinde yükselen bir imân anlayışını merkeze alarak, bu imânı muhafaza edecek, devamını sağlayacak ve her an yükseltecek bir hayatı amaçladığını söyleyebiliriz. Esasen bu, İslâm’a uygun yaşamakla eş anlamlıdır ve tasavvuf da bunun sağlanmasında, en etkili ve en geçerli bir
yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat Kur’an’a ve sünnete uygunluk, insanın Allah’ı bulma yolunda attığı her adıma ve her adımı bir adım öteye taşıyacak her kavrama ana karakterini kazandıran daimi, ilk ve son kriterdir. Bu yönüyle tasavvuf, bir
disiplin olmanın ötesinde, bizzat, kişinin hakikat kapılarını aralama çabasının ta kendisi olmaktadır. Biz, yalnız nazariyatta kalmayan ya da sadece belli bir kesime has
kılınmış bir tasavvuf anlayışına değil, aksine hemen her ferde gücü nispetinde uygulayabileceği, İslâm’ı tasavvufî bir eksende yaşama amacına yönelik çabalara, orta
yol sûfîliği diyoruz. Gül Baba, tasavvufun doğuşundan günümüze değişmeyen bu
pratiğe dönük gayesine hizmet etmiş, irşâd faaliyetleriyle orta yol sûfîliğini etrafına
anlatmaya, eserlerinde dile getirmeye çalışmış mühim bir sûfî şahsiyettir.

 

Kaynak: https://dergipark.org.tr/download/article-file/305944

 

PDF İndir

 

[Toplam:1    Ortalama:5/5]